7 Ekim 2010 Perşembe

Hırsız...

Günlük kız, ben sana bir kız ismi vermiştim de unuttum şimdi. Emine miydi, Kamile miydi? Haa, yok yok, Cemile demiştim ben sana.

E işte Cemile kız, bak başıma neler geldi dünden beri. Aptal bir hırsızla karşı karşıyayım. Öyle aptal ki aklın almaz valla.

Dün iş çıkışı, artık Ankara’da ikamet etmekte olan işyerimden eski bir dostun ziyaretine mazhar olunca, kısa bir İstanbul turu yaptık. Önce Emirgan Korusu güvenlikçileri sonra Ortaköy Restoran İşleticileri ve en son Ortaköy’ün muhtelif esnafıyla hasbıhalimiz neticesinde gece yarısını bulduk.

Nitekim vaktin artık geç olduğunu idrak edince en son durağımızdaki sohbet arkadaşlarımız olan Ortaköy sahaflarıyla vedalaşıp helalleşip eve doğru yollandık. Arkadaş beni eve bıraktığında saat gece yarısına 5 vardı.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Makus Talihimin İlahi Komedya Vasıtasıyla Tecellisi

Dante - İlahi Komedya'ya dair bir çizim. Sandro Botticelli, Cehennem Kanto 18... Çukur ve hendekler...


Günlükcan;

Hummalı bir çalışmaya girişmiştim. 3 akşam üst üste, gece ikilere kadar daha önce okuduğum Cehennem Bölümü kantolarını yeniden okudum, özet metinler yazdım, daha önceden elde ettiğim görsellerle metinleri birleştirdim. Yorgunluktan bayılır hale gelince gidiyordum ancak yatağa, beynimde cehenneme ilişkin onlarca düşünceyle. Sonra gözümü kapar kapamaz, günahkârlarla beraber cehennemin dehlizlerinde bir oraya bir buraya gezinip duruyorum. Üçüncü günün gecesi, Pazar gecesi yine gece ikiye kadar kanto okudum, slâyt hazırladım. Artık gözüm kapanmaya başlayınca yatağa doğru giderken durdum, “unuturum ben bu bilgisayarı” dedim. Üşenmedim, sabaha bırakmadım, topladım, çantasına koydum, çantayı portmantoya astım ki, çıkarken unutmayayım. Gözüm son ana kadar üzerinde olsun. Yatağa uzandım, gözümü kapadığım gibi cehennemin mahzenlerinde dolaşmaya başladım.Yazıya Git...

15 Haziran 2010 Salı

Günlükcan'la hayvanlara dair...


Günlükcan;

Bazen bazı sorular yanıtları ile aynı anda neden gelir, bu tesadüf müdür, bilmiyor, merak da etmiyorum. Lakin son zamanlarda bu durumla sıklıkla karşılaşmaya başladım ki, benim açımdan işin önemli tarafı, bunun eğlenceli olması. Şöyle ki:
Psikolog bir arkadaşımla yürüyüp hayvan sevgisinden falan konuşuyoruz. Aslında konuştuğumuz konuyu bu cümleyle özetlemek çok doğru olmayabilir ama başlığı bu diyelim. Ana fikir ise “insanların hayvanlar üzerinde uyguladığı zulmün, örneğin bizden daha akıllı ve gelişmiş bir cins tarafından insanlara uygulanması konusunun insanlar tarafından etraflıca ele alınıp alınmadığı” falan gibi zaman zaman bazı aklı evvellerce ortaya atılan eskimiş bir konuya yeni bir boyut katılabilir mi konusu. Yazıya git...

4 Haziran 2010 Cuma

Gelsin İkinci Yarı...

Hayatı bir maça benzetmek değil derdim yahut Tarancı’ya atıfta bulunmak. Yolun yarısı mıdır yahut neresidir, bilmek mümkün değil elbette ama hissiyatım şu yöndedir ki benim kendi hayatım sanırım iki değil üç devreli olacak arada devre arası olmayan, bu yüzden yarısıymış gibi de gelmiyor bana. İki devreli olacaksa da bol uzatma olacak, belki uzatmanın uzatması, hakemin takdirince. Eğer bir maçsa bu hem, devreler arasında bir devre arası olması gerekirdi devrelerin yanmaması için, bazen de mola. İyi de bunlar kimin hayatında var ki benim hayatımda olsun? En çok neyi ciddiye alıyorsan ona bir mola vermek için örneğin tatile gidersin de tatile gidince hayatını askıya mı almış olursun? Düşünmek zorunda olmaya, onu bunu dert edinmeye mola verebilirsin de, nefes almamayı veya duyularını tamamen dış dünyaya kapamayı başarabilir misin?

1 Haziran 2010 Salı

Bir İstanbul, Bir Hastane, Bir Sahne

Tarabya açıklarında balıkçılar... Murat Belge ile Boğaz ve Yalılar gezisinden...

Günlükcan;
Ben bizim insanımıza hastayım. Yani bu kadar komik, tuhaf, acayip insan nasıl bir araya gelmişiz bilmiyorum. Tombaladan çıkmadığımıza, seçilip seçilip ortalığa da saçılmadığımıza göre bu duruma başka faktörlerin sebebiyet vermiş olması muhtemel. Demek ki ya memleketin havasından suyundan, ya şuyundan buyundan. Öyle değilse, o zaman kesin genetik. Hatta Darwin’e göre doğal seleksiyon denen bir şey var ya, aslan geyiği tutar, güçlü balık zayıf balığı yutar, yok tam öyle değildi galiba Günlükcan. Ama dur, hatırladım, bak şöyleydi, hani adapte olabilen, ortama uyum sağlayabilen canlılar yaşar, gerisi geberir gider, fosilini bulmazsan esamisi bile okunmaz ya. Gerçi fosilini bulursan da British Museum oradan buradan aşırır, aparır, oraya gidersen anca görürsün, o ayrı.

Günlüklere dair...

Boğazdan, tekneyle gezerken çekilmiş bir kare... 2005 Ağustosu, dernek tekne kokteylinden, Çubuklu Hayal Kahvesi'nde bir düğün... 

Günlükcan;
Gidip, "gündelik yazmaya teşvik eder belki" teranesi ve günlük tutayım da ileride ünlü olursam bir de günlüklerimden kafa koparayım bahanesiyle 600 sayfalık defter aldım 3 ay önce. O deftere şahsiyet verdim de, sen oldun işte. Menşeini merak edersin diyedir sözüm.